18 Mayıs 2013 Cumartesi

Çoğu psikolog, sosyal fobinin temelinde utanç duygusunun yattığını düşünüyor. Akılcı ve Duygusal Davranışçı Terapi (ADDT)'yi geliştiren Albert Ellis de sosyal fobiye karşı oldukça radikal bir terapi öneriyor: Utanç saldırısı terapisi. Yani sosyal fobik kişinin kendini bilinçli bir şekilde utanacağı durumlara sokması!

Bu terapide, kişi kamuya açık alanlarda şarkı söylemek, asansörün geldiği katları etrafındakilere bağırarak duyurmak, bir mağazaya dans ederek girmek gibi "utanç egzersizleri" yapıyor. Bu şekilde, kişinin utanca karşı bağışıklık kazanarak toplumsal onay ihtiyacını azaltacağı düşünülüyor.

"Utanç terapisi" bir terapi biçimi olarak nispeten yeni sayılsa da aslında çok eski bir uygulama. Eski Yunan'da bazı Stoacı filozoflar ve başta Diyojen olmak üzere Sinikler bu şekilde sosyal normlara aykırı düşen davranışlarıyla tanınıyorlardı. Anadolu'da ise nefislerini yok etmek isteyen Melametiler ve Haydariler, bilinçli bir şekilde halkın kınayacağı biçimde davranırlardı.

Kendini taşlatan Melametileri, Osmanlı hippileri olan Haydarileri ve toplumsal beklentilere aykırı davranan marjinal insanları sempatik bulsam da ben çoğu davranışçı terapi gibi  utanç terapisini de mantıklı bulmadım. İtirazım, kişinin kendini bilerek utanç verici durumlara sokmasının rahatsız ediciliği değil. Davranışçı terapilere genel olarak karşı çıkış noktam, sorunun kökenini ortadan kaldırmadan semptomlara (davranışlara) yönelmesi (Semptomlar ortadan kalksa da temeldeki sorun çözülmediği için hayatın başka alanlarında sorun olmaya devam ediyor. Semptomu çözmek, derindeki ciddi rahatsızlığı ortadan kaldırmıyor).

Utanç saldırısı terapisine sıcak bakmayışımın temel  nedeni ise yanlış bir öncülden hareket ettiğini düşünmem. Sosyal fobi ya da utangaçlık gibi bir rahatsızlığı olmayan insanlar, bu sorunun temelinde başka insanların ne düşündüğünü fazla önemsemenin yattığını zannediyorlar. Sosyal fobisi olmayan birçok insan sosyal fobikler gibi toplum önünde konuşmaktan korkar, bu korkularının en büyük nedeni ise diğer insanların haklarında ne düşünecekleri kaygısıdır. Dolayısıyla, toplumsal durumlarda aşırı endişeye ve gerginliğe kapılan sosyal fobiklerin de başkalarının ne düşündüklerini önemsedikleri için böyle olduklarını düşünürler. Utanç terapisi de bu varsayıma dayanıyor; kişi kendini utanç verici durumlara sokarsa başkalarının ne düşündüğünü daha az önemser, sosyal fobiden de kurtulur.

Bir sosyal fobik ve başkalarının ne düşündüğünü neredeyse hiç önemsemeyen biri olarak sosyal fobinin, başkalarının düşünceleri önemsemekten kaynaklandığı varsayımı bana hiçbir zaman doğru gelmedi. Evet, "sosyal ortamlar" bu endişeyi ve korkuyu tetikleyebiliyor; fakat sorunun nedeni bu sosyal durumlar ya da başkaları değil. Bir sosyal fobiğin asıl korktuğu şey, bir başkasının yargısı değil, kendininkidir. Sosyal fobiden mustarip insanın en tehlikeli ve acımasız yargıcı, kendisinden başkası değildir. Başkalarının yargısı ve eleştirisi, onun kendine yaptığı eleştiri karşısında hiç kalır. Birçok sosyal fobik başkalarına karşı fazla toleranslı, kendine karşı çok acımasızdır. Kendi başınayken, bir öteki ve ötekinin bakışı olmadığında kendiyle ilgili farkındalığı ve eleştirisi sosyal fobiğin alıştığı ölçülerdedir, ama toplum önünde konuşmak gibi fazladan bir sosyal durum onun kendisiyle ilgili zaten yüksek olan farkındalığını ve dolayısıyla yargısını da artırarak kısa devre yapmasına neden olur (Bu durum dışarıdan tutukluk, sessizlik ya da tam tersi aşırı heyecan gibi algılanabilir).

 "Sosyal" durumlarda sosyal fobiğin amigdalası bütün kontrolü ele geçirir, beynin düşünceleri kontrol eden bölümü durur; kişi genelde donma ya da kaçma durumuna geçer (Sosyal fobikler kaçamadıkları fakat rahatsız oldukları ortamlarda sık sık tuvalete gider). Yani sosyal fobiklerin asıl korktukları başkalarının ne düşündüğü değil, kendilerinin kendileri hakkındaki yargılarıdır ve sosyal durumlar bu yargı mekanizmasını harekete geçirir. Sosyal fobik, normal insanlar gibi beni beğendiler ya da beğenmediler diye düşünüp endişelenmez; başkaların olumlu ya da olumsuz yargısından bağımsız olarak, onun kendisi hakkındaki yargısı zaten her halükarda olumsuzdur. Yani bir sosyal fobiğin yaptığı sunumu herkes çok beğense de (sosyal fobiğin böyle bir cesareti bulduğunu varsayalım), o performansından ve insanlar önünde bir performansta bulunuyor olmaktan çok rahatsız olacaktır. Başkası ne düşünürse düşünsün o başka insanların gözüyle kendisini seyrederek olumsuz bir kanaate varacaktır. Olumsuz kanaatin ötesinde, ilgi merkezi olmak hiç hoşuna gitmeyecektir.

Elbette zamanla kişi üzerine giderse davranışçı terapilerle birçok semptomun üstesinden gelebilir. Kendimden örnek verirsem ergenliğe yeni girdiğimde sokağa çıktığımda bile panik yaşardım; okul hayatım boyunca utançtan kıpkırmızı bir suratla gezdim; üniversitede yüzüm kızarmıyordu, fakat hiçbir derste konuşamaz, hiçbir sunumu yapmazdım; lisansüstü eğitimimde derslerde konuşabilmeye ve ilaç takviyesiyle (nabzı düzenleyen ve heyecanımı azaltan Didarel olmasa lisansüstü eğitimini tamamlayamazdım) sunum yapabilmeye başladım. Utangaç olsam da hiçbir zaman çekingen olmadığı için sosyal fobi semptomlarını zaman içinde azalttım, ama sorunun kendisi hala ortadan kalkmadı (Utanç terapisini araştırmamın nedeni de buydu).

 Bu sorunun farkında olmayan ve üzerine gitmeye çalışmayan bir sosyal fobik, asla bu sorunları dile getirmez (dikkat çekmeyi sevmez); dışarıdan yabani, tutuk, fazla utangaç ve içedönük, çok sessiz biri olarak algılanabilir (her sessiz sosyal fobik değildir ya da bazı sosyal fobikler kendilerini rahat hissettiklerinde çok konuşkan olabilir, sosyal fobikler genelde konuşmak isteğine ve becerisine sahip olup da sosyal ortamlarda konuşamayanlardır; sosyal ortamlarda konuşma arzusuna sahip olmayan ve konuşmayı sevmeyenler ise sadece sessizdir, sosyal fobik değil). Bu durum çoğu zaman fark edilmediği için (sosyal fobik dikkat çekmemek için iyi bir kamuflaj becerisine sahiptir, saçını mavi yapsa bile dikkat çekmemeyi başarabilir), kişinin kendisi dışında yaşadığı olumsuzlukları genelde kimse farkına varmaz. Özellikle eğitimcilerin ve öğretmenlerin, sınıftaki sosyal fobik öğrencilere karşı daha dikkatli olması lazım (Sosyal fobikler doğaları gereği bu sorunu dile getiremez, hocalarına gidip ben sosyal fobiğim sunum yapamıyorum diyebilseler zaten bu sorunları olmazdı). Örneğin birçok sosyal fobik çalışkan bile olsa sunum yapmaktan kaçındığı ve derslerde konuşamadığı için hak ettiğinden düşük not alabiliyor. Hocaların, öğrencileri derslerde konuşmaya ve sunum yapmaya zorlarken bu durumu mutlaka göz önünde bulundurması gerekir.

Bu sorun, belki de sosyal fobi olarak yanlış adlandırılıyor. Sosyal fobinin kendisi de aslında bir semptom. Psikolojide bu rahatsızlığın bir adı var mı bilmiyorum (benim bildiğim hiçbir ada tam uymuyor), ama narsisizmin tam karşıtı olduğunu söyleyebilirim, bir nevi yaralanmış bir narsisizm; kişinin ilgi görmekten, ilgi odağı olmaktan hoşlanmaması. Bilimsel olmayan kişisel gelişim literatüründe aşırı hassas/empatik insan-narsisist insan karşıtlığından ve çekiminden söz ederler. Bir narsisist ilgi odağı olmaktan ne kadar hoşlanırsa diğer kutuptaki da ilgi çekmeyi o kadar sevmez. Aşırı hassas-sosyal fobikler, ilgi odağı olmayı sevmedikleri için ve narsisistler de ilgi odağı olmayı çok sevdikleri için genelde birbirlerine çekilirler. Genelde aşırı hassas/sosyal fobikler zaten narsisist bir ebeveynin gölgesi, uzantısı olmaya alışkındırlar. Dolayısıyla, narsisist bir ebeveyne ilgi göstermeye alışkın olan fakat kendisi yeterince ilgi görmemiş çocuklar (üzerlerinde aşırı düşülmüş de olabilir, üzerine aşırı düşme zaten genelde ilgisizlikten duyulan suçluluktan kaynaklanır), gelecekte ilgiyi üzerilerine toplayacakları sosyal ortam ve durumlara karşı korku geliştirebilirler. Ayrıca bundan dolayı, sosyal fobinin yanı sıra düşük özgüvenlerini daha da sömüren, narsisist karakterlere çekilmeleri de hayatlarında sorun yaratabilir.  Onlara "gerçek bir ilgi" gösteren herkes ise itici ve şüpheli gelecektir. İlginin en yoğun olduğu sosyal ortamlar ise en korkutucu yerlerdir.

Sonuç olarak, Can Yücel'in "ne kadar rezil olursak o kadar iyi" dizesini çok sevsem de "sosyal fobi" olarak adlandırılan karmaşık ruhsal örüntünün "utanç terapisi" gibi bir yöntemle çözülebileceğini düşünmüyorum. Utanç terapisi, sosyal fobiğin zaten düşük olan özgüvenini daha da düşürmekten başka bir işe yarar mı emin değilim.

Kişisel olarak, özgüveni ve özsevgiyi artırmaya yönelik yaklaşımları ve pozitif düşünce tekniklerini de faydalı bulmuyorum (Denemedim değil, meraklı bir insan olarak bunları da denedim). "Kendini sev", "kendini kabul et" ve "olumlu düşün" gibi buyrukların beni daha da olumsuz etkilediğini fark ettim. Bütün kusurlarıma bir yenisi daha ekleniyordu: Bak kendini bile sevemiyorsun, kendini niye kabul edemiyorsun gibi:) Açıkçası, bu tip yöntemlerin insanları "zorlantılı",  kendini sürekli iyi hissetmeye zorlayan daha sağlıksız bireyler yaptığını düşünüyorum artık. Dolayısıyla sorunlarımı daha da ağırlaştırmaktan başka hiçbir işe yaramayan bu yeni moda kişisel gelişim buyruklarını ve telkinlerini de bir kenara bıraktım (Yok günde üç kez kendimi seviyorum diye uyan, yok kendine ne kadar güzel olduğunu haykır vs...Hay allah bugün de kendimi sevme duamı unuttum demek yok artık:) Ayrıca kendime ne zaman çok güzelsin falan demeye kalksam aynada kendine bakıp "ay ne kadar yakışıklıyım" diye gülen rahmetli Kemal Sunal geliyordu zaten aklıma:)

Çözüm ne bilmiyorum, ama pozitif düşünce sistemleri bende hiçbir işe yaramadı, hatta ters etki yaptı...Bunları bırakınca ise rahatladım, hatta teselli bile buldum, arızalarım olabilir ama en azından gerçeklik duygum sağlam, kendini buğday ambarında sanan bolluk meraklısı bir aç tavuk değilim. Kendini gerçekte var olmayan şeylere inandırmaya çalışmak da bir nevi delilik sonuçta ve ben henüz o kadar delirmedim:)

Siz pozitif düşünce teknikleriyle ilgili ne düşünüyorsunuz bilmiyorum, ama bunların şimdiye kadar kimsede işe yaradığını görmedim (bunu pazarlayanlar dışında)...İyi ki de yaramıyor zaten, yoksa herkes bolluk bereket içinde yaşadığını zanneden şizofrenler olurdu (Hoş televizyona çıkan bazı Kuantumcuların akıl sağlığı için endişe duymuyor değilim; gerçi onlar bu yolla zenginliğe kavuşuyor, ne de olsa bu da bir nevi mutluluk zinciri).

Neyse konuyu epey dağıttım, şimdiye kadar asıl sorunumu ortadan kaldıracak bir çözüm henüz bulamadım; okuduklarım içinde nispeten en mantıklı geleni, bu sorunu ortaya kaldırmaya çalışmaktan vazgeçmekti;  zira endişeyle ilgili endişelenmek de endişeyi artırmaktan başka bir şey getirmiyor...


post signature

0 yorum: